Ibs Nedir?
IBS yani “İrritabl Barsak Sendromu” , karın ağrısı, şişkinlik ve barsak alışkanlığı değişiklikleri ile seyreden ve sık karşılaşılan bir barsak hastalığıdır. Bu belirtilerden karın ağrısı ve şişkinlik genellikle tüm hastalarda görülürken, barsak alışkanlıkları değişiklikleri, bazı hastalarda kabızlık, bazılarında ise ishal olarak ortaya çıkar. Ayrıca her iki şikayeti de zaman zaman yaşayan hastalar da vardır.
IBS yapısal (organik) değil fonksiyonel bir bozukluk olarak değerlendirilir. Barsakların çalışmasında bir bozukluk, dış etkenler ile tetiklenen aşırı duyarlılık vardır. Ağrı, şişkinlik ve dışkılama alışkanlığında bozukluk olan kişilerde yapılan tetkikler sonucunda herhangi bir organik bozukluk veya patalojik bulgu olmaması genellikle IBS’yi düşündürür. Bu nedenle hekime ayrıntılı bilgi vererek şikayetleri dile getirmek teşhisi oldukça kolaylaştıran bir yoldur.
IBS, daha sonra ciddi rahatsızlıklara dönüşme (kanser, vb) gibi bir risk taşımamakla beraber, hastaların yaşam kalitesini ciddi şekilde etkilemektedir. Çok sık görülen bir rahatsızlık olmasına rağmen, hekime başvurmadan, bunu bir yaşam biçimi olarak kabul edenlerin sayısı oldukça fazladır. Oysa IBS hastaları belirtiler nedeniyle işe-okula gidememe, sosyal yaşantılarına ara verme-erteleme, tatillerini yarıda bırakma gibi sorunları çok sık yaşarlar. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre IBS soğuk algınlığından sonra işe-okula gidememe nedenleri arasında ikinci (2.) sırada yer almaktadır. Ayrıca yine yapılan bir çalışmada IBS hastalarının yaşam kalitelerinin ileri düzeyde böbrek yetmezliği hastaları kadar bozulmuş olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle rahatsızlıkları dile getirmek ve bir hekime başvurmak çok önemlidir.
IBS, tüm toplumlarda ve her 2 cinste de görülmektedir. Daha önce yapılan açıklamalarda kadınlar erkeklere göre daha sık görüldüğü iddia edilse de son yapılan çalışmalarda erkeklerde görülme sıklığının az olmasının sebebi, şikayetleri nedeniyle hekime başvuran erkeklerin daha az olmasından kaynaklanabileceği açıklanmıştır. Rahatsızlıklar genel olarak 45 yaş öncesinde görülmeye başlar. Toplumda görülme sıklığı ortalama %10 olarak kabul edilebilir. Bu oranın gelişmiş ülkelerde daha fazla olduğu bilinmektedir. Ancak gelişmiş ülkelerde daha sık görülmesinin nedeni gerçekten hastalığın daha sık oluşu ile mi, yoksa kişilerin sağlıklarına daha çok önem vermeleri ve şikayetlerini daha iyi ifade etmeleri, ya da yaşam kalitelerinin yükselmesi ile mi ilgili olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ülkemizin değişik bölgelerinde yapılan çalışmalarda toplumdaki sıklığının %6.3-19.1 arasında olduğu sağtanmıştır. Ortalama olarak ülkemizdeki sıklığının batı toplamlarındakine benzer şekilde %10 olduğunu söyleyebiliriz.
Astım
Astım, hava yollarının kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Bu inflamasyonda mast hücreleri, eozinofiller ve T-lenfositler başta olmak üzere değişik hücreler rol oynamaktadır. Duyarlı kişilerde, nöbetler halinde gelen hışıltı (hırıltı, ıslık sesi), nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi ve öksürük yakınmaları ortaya çıkmaktadır. Yakınmalar, özellikle gece ve/veya sabaha karşı görülür. Bu semptomlar, spontan olarak veya ilaçlarla, kısmi veya tam reversibilite gösteren yaygın ve değişken hava yolu obstrüksiyonuna bağlıdır. Kronik inflamasyon, ayrıca hava yollarının uyarılara karşı duyarlılığının artmasına, başka bir deyimle bronş aşırı duyarlılığına neden olmaktadır. Duyarlılığı artmış hava yolları, sağlıklı kişileri etkilemeyecek kadar küçük uyarılar karşısında bile bronkokonstriktör yanıt verirler. Sonuç olarak bronşiyal astım 3 özelliğiyle tanımlanır. Bunlar:
1. Kronik hava yolu inflamasyonu
2. Bronş aşırı duyarlılığı
3. Diffüz, reversibl hava yolu obstrüksiyonudur.
Epidemiyoloji
Hastalığın dünya üzerindeki dağılımı, ülkeden ülaaae ve bazen bir ülke içinde bölgeden bölgeye değişim göstermektedir. Avustralya, Yeni Zelanda, bazı Pasifik adalarında sık (%10`dan fazla) bazı Güneydoğu Asya ülkeleri, Kuzey Amerika Kızılderilileri ve Eskimolar`da seyrek (%1`den az) görülür. Hastalığın Avrupa ülkelerindeki prevalansı %5-10 arasında değişmektedir. Ülkemizde saptanan prevalans rakamları genellikle batı ülkelerinden daha düşük düzeylerdedir. Çocukluk dönemi için “son bir yıldaki astım prevalansı” %5 ile 8 arasında iken, aynı oran erişkinlerde genelde %5`in altındadır.
Büyük şehirlerde, deniz kenarında ve endüstri bölgelerinde yaşamak, düşük sosyoekonomik durum, evde özellikle bebeklik ve çocukluk döneminden başlayarak sigara dumanı maruziyeti ve kişisel/ailesel atopi öyküsü ülkemizdeki majör risk faktörleridir.
Patogenez ve Patoloji
Astımlı hastaların bronşlarından alınan bronkoalveoler lavaj ve biyopsi örnekleri hafif olgularda bile kronik hava yolu inflamasyonunun varlığını kanıtlamıştır. Hastalığın ağırlığı, hava yolu inflamasyonunun yoğunluğu ile paralellik göstermektedir.
Hava yolu inflamasyonunun oluşmasında genetik ve çevresel faktörler rol oynarlar. Astım ve atopinin ailesel geçiş gösterdiği bilinmekte, kalıtımın büyük oranda rol oynadığı tahmin edilmektedir. Ebeveynlerden birisinin astımlı olması halinde doğacak çocukta astım riskinin 2-3 kat, anne babanın her ikisinin de astımlı olması durumunda ise bu riskin 6-7 kat artması genetik faktörlerin önemini göstermektedir. Astım için bilinen en önemli genetik risk faktörü, atopidir.
Genetik ve çevresel risk faktörlerinin kontrolü altında bronş mukozasında lenfositlerin Th2 yönünde farklılaştığı ve Th2 kaynaklı sitokinlerin de atopi ve hava yolu inflamasyonundan sorumlu olduğu kabul edilmektedir. Sonuç olarak astımlı hastalarda ortaya çıkan fizyopatolojik olayların ve dolayısıyla semptomların altta yatan nedeni hava yollarının kronik inflamasyonudur. Hava yolu inflamasyonunda lenfositler, makrofajlar, mast hücreleri ve eozinofiller rol oynar. Lenfositler kronik inflamasyonun modülasyonundan sorumludurlar ve orkestra şefi rolünü üstlenmişlerdir. Mast hücreleri ve özellikle eozinofiller ise effektör hücrelerdir. Bronş mukozasında oluşan epitel hasarı, vazodilatasyon, ödem, bronkokonstriksiyon, mukus hipersekresyonu, subepitelyal fibrozis, revaskülarizasyon, submukozal salgı bezi hipertrofisi ve düz kas hipertrofisi gibi kalıcı yapısal değişiklikler (remodelling) eozinofiller ve mast hücreleri aracılığı ile olmaktadır.
Astım Tanısı
Astım tanısının temeli anamneze dayanmaktadır. Dikkatli bir anamnezle olguların büyük çoğunluğunda astım tanısı konulabilir. Diğer yöntemler tanıya yardımcı olarak veya ayırıcı tanıda kullanılırlar.
Astım semptomları:
-Nefes darlığı
-Hışıltılı solunum: Wheezing, hırıltı, ıslık sesi olarak da ifade edilebilir. Aksi kanıtlanıncaya kadar her hışıltılı solunum astım olarak kabul edilmelidir.
- Göğüste sıkışma ve baskı hissi
-Öksürük: Genellikle nonprodüktiftir. Hasta koyu kıvamlı, tıkaç gibi, az miktarda bir balgam çıkarınca rahatlar. Soğuk algınlığı nedeniyle ortaya çıkan öksürükler üç haftadan daha uzun sürerse ve hasta “her soğuk algınlığının göğsüne indiğini” söylerse astımdan şüphelenilmelidir. Astım bazen sadece öksürük ile kendini gösterebilir (“Öksürükle seyreden astım”). Öksürüğün inatçı olması ve gece uykudan uyandırması tipiktir.
Astım semptomlarının özellikleri:
*Tekrarlayıcı karakterdedir. Daha çok gece ve/veya sabaha karşı ortaya çıkar.
*Nöbetler halinde olur.
*Kendiliğinden veya ilaçlarla hafifler veya kaybolur.
*Şikayetin olmadığı dönemler vardır.
*Bazı faktörler (alerjenler, iritanlar, egzersiz, virüs enfeksiyonları ilaçları, emosyonel faktörler) ile provoke olur.
*Mevsimsel değişkenlik gösterebilir .
Astım tanısı için sorulması gereken sorular
1. Hastanın göğsünde zaman zaman hırıltı, hışıltı veya ıslık sesi duyuluyor mu?
2. Özellikle geceleri ve/veya sabah uyandığında ortaya çıkan inatçı öksürük var mı?
3. Öksürük ve/veya solunum güçlüğü nedeniyle zaman zaman uykudan uyanmak zorunda kalıyor mu?
4. Koşu veya diğer egzersizler dahil, fiziksel aktivite sonrasında öksürüyor veya göğsünden hırıltı/hışıltı sesi geliyor mu?
5. Semptomların belirli bir mevsim veya ortamla ilişkisi var mı?
6. Solunum yoluyla alınan alerjen veya iritan maddelerle (sigara dumanı, parfüm, boya, diğer kokular) karşılaşma sonrası öksürük, hırıltı/hışıltı veya göğüs sıkılması ortaya çıkıyor mu?
7. Soğuk algınlığı “göğsüne iniyor” mu veya iyileşmesi 3 haftadan fazla zaman alıyor mu?
8. Semptomlar ortaya çıktığında hasta herhangi bir ilaç kullanıyor mu? Hangi sıklıkta? Bu ilaçtan sonra şikayetleri hafifliyor mu?
9. Zaman zaman gelen nefes darlığı atakları oluyor mu?
Hasta yukarıdaki sorulardan herhangi birine “evet” yanıtı verdiği takdirde, astım düşünülüp, hasta incelemeye alınmalıdır. Ancak, solunum semptomlarının değişik nedenlerden kaynaklanabileceği olasılığını unutmamak gerekir.
Fizik Muayene Bulguları
Hastalığın ağırlık derecesine göre değişir. Oskültasyonda normal akciğer bulguları olabileceği gibi, ekspiryum sonunda veya inspiryum ve ekspiryumda ronküs duyulabilir. Ayrıca ağır olgularda pulsus paradoksus saptanabilir.
Hastanın sabah ve ilaçlarını almadan önce muayene edilmesi önerilir.
Ağır atak sırasında sessiz akciğer, hiperinflasyon, siyanoz, taşikardi, yardımcı solunum kaslarının kullanımı, interkostal çekilmeler bulunabilir.
Atopi ve Alerjenler
Atopi; çevresel alerjenlere karşı (ev tozu akarları, polen, küf mantarları gibi) aşırı miktarda IgE üretilmesine kalıtsal yatkınlık olarak tanımlanır. Atopik kişilerde astım, atopik olmayanlara göre daha sık görülür.
Anamnez
Aşağıdakilerin anamnezde bulunması atopiyi düşündürmelidir. Semptomların çocukluk döneminde başlaması. Alerjik rinit (burunda akma ve/veya tıkanma, postnazal akıntı, genizde, kulakta ve burunda kaşınma hissi, hapşırık nöbetleri), konjonktivit, ürtiker, egzema, besin ve ilaç alerjisi belirtilerinden biri veya birkaçının bulunması. Aile anamnezi: Birinci kuşak akrabalarda astım veya diğer atopik hastalıkların olması.
Prick testleri
Sadece amaca yönelik yapılmalıdır. Bu testler her astımlı hastaya rutin olarak uygulanacak bir tanı yöntemi değildir.
Sadece belli mevsimlerde ortaya çıkan ve ön planda rinokonjonktivitle seyreden polen alerjisinin tanısında genellikle anamnez yeterlidir. Etkene anamnezle ulaşılamıyorsa, alerjenlerden korunma ve tedavi için önlemler alınması mümkünse Prick deri testleri uygulanabilir. Bu testler astım ayırıcı tanısında da bazen yardımcı olarak kullanılır.
Diğer Yöntemler
RAST ve ELISA yöntemleriyle serumda total, spesifik IgE ölçümü pahalı bir inceleme olup, duyarlılığı prick testlerine göre daha düşüktür. Spesifik bronş provokasyon testi ise, içerdiği ağır riskler nedeniyle sadece bilimsel araştırma amaçlı olarak gelişmiş kliniklerde uygulanır.
Eviçi Alerjenler
Ev tozu akarı: Tüm dünyada en yaygın alerjendir. Ülkemizde sahil kesimlerinde ev tozu akarları duyarlılığı, iç ve yüksek kesimlere oranla daha sık saptanmaktadır. Ev tozu akarları, mikroskop altında görülebilen canlılar olup halılar, yatak, yorgan, battaniye ve kumaşla kaplı mobilyalarda kendilerini tekstil lifleri arasında derinlere gömerek yaşarlar. Yaşamları için ideal ortam 22-26°C ısı ve %55`in üzerinde nemdir. Akarların yaşaması için gereken bu koşullar hemen hemen her evde vardır. Mantar sporları ve bakteriler ile kontamine olmuş insan epitel döküntüleri ile beslenirler.
Alınacak Önlemler
1. Özellikle hastanın yatak odasında bulunan halı, kilim, battaniye ve kumaşla kaplı mobilyalar kaldırılmalıdır.
2. Evde ahşap, deri, plastik ve vinleks kaplı eşyalar ve mobilyalar kullanılmalıdır.
3. Nevresim, çarşaf ve yatak kılıfları düzenli olarak haftada bir kez sıcak su ile (55°C üzeri) yıkanmalıdır. Battaniye ve perdeler 3 ayda bir yıkanmalı veya temizlemeye verilmelidir.
4. Önemli bir akar kaynağı olan tüylü yumuşak oyuncaklar evden uzaklaştırılmalıdır.
5. Evde hayvan bulundurulmamalıdır.
6. Özel yatak kılıfları kullanılabilir.
7. Eviçi nem oranını düşük tutmak amacıyla ev içerisinde çamaşır kurutulmaması, mutfak ve banyo kapısının kapalı tutulması uygundur.
8. Eviçi temizlik toz kaldırmadan yapılmalıdır.
Ev hayvanları: Evde beslenen hayvanların idrar, tüy ve salyası alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Bu nedenle evde hayvan beslenmemesi uygundur.
Hamam böcekleri: Evin sürekli temizlenmesi ve ilaçlanması gerekir. Ortamda yemek artıkları ve çöp bulunmamalıdır. İlaçlamanın düzenli aralıklarla ve mutlaka hastanın evde olmadığı sırada yapılması gereklidir.
Küf mantarları: Evde rutubetin önlenmesi önemlidir.
Dış Ortam Alerjenleri:
Bunlar, ot, ağaç ve değişik bitki polenleri ve mantar sporlarıdır. Ülkemizde ağaç polenleri 1-1.5 ay, çimen polenleri ise ortalama 3 ay süreyle duyarlı kişileri etkiler. Dış ortam alerjenlerinin kontrol altına alınması mümkün değildir. Ancak karşılaşmayı önlemek için:
1. Alerjenlerin yoğun olduğu dönemlerde hasta dışarı çıkmamalıdır.
2. Kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır.
3. Seyahatlerde gidilecek çevrenin durumu göz önüne alınmalıdır.
Bademcik Ve Burun Eti Ameliyatlari
Bademcikler ve lenf bezeri gırtlaktaki lenf topaklarıdır. Bademcikler ağızın gerisinde, lenf bezleri ise gırtlağın en üstündedirler. Her ikisi de vücuttaki enfeksiyonları filtre eder. Bunlar özellikle 3 yaşına kadar çok yararlıdırlar. Ergenliğe yaklaştıkça burun etleri (lenf bezleri) hemen hemen yok olurlar ve bademcikler de fındık büyüklüğüne inerler.
Çoğunlukla 3 yaşından sonra çocuklarda (ve bazen de yetişkinlerde) bademcik iltihabı rahatsızlığı görülür. (Bu sayfaya bakın) Arada bir bademcikler şişer ve çocuğun sesi genizden gelir. Bu bezler sık sık iltihaplanırsa (yılda 3, 4 kez ve ciddi şekilde) doktorunuzun ameliyat önerebilir.
Eskiden hemen hemen her çocuğun bademcikleri ve burun etleri aldırılırdı. Antibiyotiklerin keşfi ile bademcik iltihabı daha kolay tedavi edilir hale geldi. Fakat, çok ender durumlarda bademcikler öylesine şişebilir ki nefes alma ve yutmayı engelleyebilir. Hatta, burnun arkası ve östaki borusu şişmiş burun etleriyle tıkanabilir ve ortak kulak iltihabına neden olur. Bademcik ve burun eti ameliyatları basit müdahalelerdir ve bunlar kolayca çıkartılabilir. Bademcikler tekrar büyümez ama burun etleri yeniden gelişebilir, fakat tekrar sorun haline gelmeleri çok enderdir. Ameliyat sonrasında çocuğunuz bir kaç saat veya en çok 1-2 gün hastanede kalır ve şiddetli boğaz ağrısı ve acısı birkaç gün daha sürer. Bu ameliyatlar boğaz enfeksiyonlarını kökünden çözümleyemezler. Bademcik iltihabına neden olan bakteriler (genelde streptokok) boğazı da iltihaplandırabilir. Gene de bu ameliyatlardan sonra boğaz iltihapları çok seyrekleşir.
Ağız Kokusu
Ağız kokusu gerçekten rahatsız edici bir durumdur. Ağız kokusunun birçok sebebi olabilir. Bundan kurtulmak sanıldığı kadar zor değil.
Ağız kokusunun çeşitli sebepleri vardır. %90 oranda ağız içi kaynaklıdır. Diğer sebep ise mide, bağırsak, diyabet yahut üst solunum yolu rahatsızlıklarıdır. Çocuklarda bağırsak parazitlerine bağlı daha çok sabahleyin gözüken ağız kokusu meydana gelebilir.
Ağız içi kokusunun sebepleri
1- Kokulu yiyecekler,
2- Diş çürüğü,
3- Diş eti-kemik dokusu hastalıkları,
4- Sürekli ağız kuruluğu,
5- Sigara kullanma,
6- Ağzın kötü bakımı.
Yemeklerden sonra neden ağzımız kokar?
Yenilen gıdalar solunumu etkiler; özellikle soğan, sarmısak gibi yiyecekler kan dolaşımına geçerler. Oradan da akciğerlere transfer edilip nefesle dışarı atılır. Diş fırçalama, diş ipi kullanımı, ağız gargaraları ve sakız çiğneme, kokuyu sadece geçici olarak maskeler.
Düzenli ağız bakımı olmazsa, gıda artıkları dişler arasında, dilin ve dişetlerinin üstünde birikerek ağızda kalır; belli bir süre sonra kokuya sebep olur. Proaaalerin de iyi temizlenememesi kötü kokuya sebep olabilir. Diş eti ve çevre kemik dokusu sağlığı bozukluğunun da en önemli habercisi, kötü ağız kokusudur
Peptik ülser
Günlük hayatımızda pek çok insanın mideleri ile ilgili bir rahatsızlığını çevresindekilere aktarmaya çalıştığını görürüz. Bu hastaların çoğu kendilerini rahatsız eden yaranın (ülserin) midelerinde olduğunu sanırlar. Ülserle ilgili merak edilen soruları Hisar Intercontinental Hospital’dan Prof. Dr Yılmaz Büyükuncu’ya sorduk:
Hisar Intercontinental Hospital’dan Prof. Dr Yılmaz Büyükuncu, tıp dilinde “peptik ülser” diye anılan hastalığı çekenlerin sadece yüzde 15 kadarında yaranın (ülser) midenin kendisinde olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Büyükuncu’ya göre hastaların büyük çoğunluğunda ülser mideden sonra gelen ince barsak kısmında, özel adı ile 12 parmak barsağında (duodenum) yer alıyor. Seyrek olarak da yemek borusunun (özofagus) alt ucunda aynı tip yaralara rastlanıyor. Bu üç organın ülserlerinin kendilerine özgü neden ve yakınmalarla ayrı ayrı hastalıklar olduğunu söyleyen Hisar Intercontinental Hospital’dan Prof. Dr Yılmaz Büyükuncu, ancak bu üç hastalığın ortak yönleri ağır bastığı için tıp dilinde tek başlık adı altında “peptik ülser” adıyla incelendiğini söylüyor. Prof. Dr Yılmaz Büyükuncu “peptik ülser” ile ilgili sorularımızı yanıtladı.
Peptik ülser nedir?
Peptik ülser; mide veya 12 parmak barsağında (duodenum), bazen de yemek borusunda oluşan bir yaradır. En sık 12 parmak barsağının başlangıç kısmında ve midede görülür.
Peptik ülser’in belirtileri nelerdir?
Açlık ağrıları şeklinde veya özellikle gece uyandıran ve sırta yayılan karın ağrıları, yanma, kaynama, hazımsızlık, halsizlik şeklinde ortaya çıkabilir. Ağrılar midenin boş olduğu zamanlarda, öğün aralarında veya yemekten sonra belirginleşir. Birkaç dakika ya da birkaç saat devam edebilir.
Hastalığın görülme sıklığı cinsiyete veya yaşa göre değişiyor mu?
Peptik ülser toplumun büyük kesimini ilgilendiren, yaygın bir hastalıktır. Daha çok erkeklerde görülür. 20 yaşın altındakilerde seyrektir. En çok görüldüğü yaşlar 20-40 arasıdır. Genellikle kabul edildiğine göre insanların yüzde 10’u ülserlidir, ülser geçirmiştir ya da yaşamının bir döneminde ülserli olacaktır. Gençlerde, 12 parmak barsağı (duodenum) ülserlerinin midedekilere oranı 10/1 şeklindedir.
Peptik ülser yeni bir hastalık mı, ilk ne zaman görülmeye başlanmış?
Peptik ülser, özellikle 12 parmak barsağı ülseri yaşadığımız çağın hastalığıdır ve medeniyet hastalığı olarak nitelenir. 19. yüzyılda seyrek görülen bu hastalığın görülme sıklığı 20.yüzyılın başından itibaren süratle artmış, asrın ortalarında bugünkü düzeyine ulaşmıştır. 1917-1918 yıllarında Rusya’da, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile İngiltere’de birden ülserin görülme sıklığında patlama olmuş ve geniş kitlelerin sorunu haline dönüşmüştür. Savaşın başlamasını izleyen günlerde hastanelerin, ülseri kanayan veya delinen pilotlarla dolup taştığı yazılmaktadır. Savaştan sonra bütün batı ülkelerinde ülserli sayısı azalırken A.B.D.’de yükselme sürmüş ve olay Amerika’ya gelen göçmenlerin sosyo-ekonomik sorunlarına bağlanmıştır. 1970’lerden sonra ülser sıklığı bu ülkede de süratle düşmüştür.
Ülser ile çevremizde olanlar arasında bir bağlantı olabilir mi?
Yukarıdaki gözlemler ülser hastalığı ile sosyo-ekonomik sorunlar arasında reddedilemez bir ilişkinin varlığının kanıtlarıdır. Hastalığın, daha çok tıpta ülser bünyesi ya da kişiliği olarak tanımlanan tiplerde görüldüğü bir gerçektir. Bu nedenle bir ailenin 2 ya da 3 neslini veya bir aileden birkaç kişiyi aynı anda tutan örnekler sık görülür. Ancak hastaların yaşadığı ortam ve sosyo-ekonomik koşulların katkısı da büyük önem taşır. Öyle ki; ülser tipi olarak nitelenen bir kişinin nispeten sorunsuz bir yaşam olanağı bulması halinde hastalığın önleneceğini veya varsa kolayca geçiştirilebileceğini söylemek mümkündür. Bu, özellikle 12 parmak barsağı (duodenum) ülserleri açısından kanıtlanmış bir kavramdır. Hastalığın en yoğun ve en sık görüldüğü kesimlerin sosyo-ekonomik denge henüz yeterince kurulmamış olan genç erkekler, işçiler, gecekondu çevreleri, gelişmekte olan ülke halkları ya da aşırı sorumluluk taşıyan idareci sınıfı olması bunun bir kanıtıdır. Öte yandan basit sade, tutkuları sınırlı bir yaşamı olan izole dağ köylerinde hemen hemen hiç ülsere rastlanmaz. Ayrıca ülkeler, toplumlar, aile veya kişiler sorunların çözümledikleri oranda ülser olasılığından uzaklaşırlar. Kısacası, günlük hayatımızın getirdiği karmaşa, kişisel bunalımlar, çaresizlikler ve baskılar ülser hastalığı için güçlü bir ortam yaratırken sorunsuz, tutkusuz, sade bir yaşam hastalığın görülüş sıklığını azaltır.
Hastalığın alkol ile ilişkisi nedir?
Alkol ile peptik ülser hastalığı oluşumu arasında güçlü bir bağlantı kurulamamıştır. Alkolün ülser yaptığını söylemek mümkün değildir. Ağrılı dönemlerde ve hücum tedavisi sırasında alınmaması doğru olur, iyileşme yavaşlar. Tütünün mevcut ülserlerin iyileşmesini geciktirdiği, kendisi doğrudan ülser yapmasa da kişiyi ülser oluşumuna yatkın hale getirdiği bilinmektedir. Bu nedenle, ülserlilerin tütün içmeleri yasaklanır.
Aldığımız ilaçlar ya da yediklerimiz hastalığı nasıl etkiler?
Aspirin, kortizon,ve bazı ağrı giderici ilaçlar ile kolalı içkiler ülser yapıcı maddeler olarak tanınırlar. Bu sebeple, ülserlilere gazlı içecekler verilmez. Adı geçen ilaçlarla tedavi gerektiği taktirde ayrıca mide koruyucu ilaçlar birlikte verilir, ya da bir sorun çıkarsa tedavi durdurulur.
Beslenme şekliyle bağlantısı nedir?
Açlık, özellikle 12 parmak barsağı ülserinin seyrini olumsuz yönde etkiler. Ramazan aylarında bir çok kimsede ülser ağrılarında artma, kanama, ülserin delinmesi gibi sorunlar ortaya çıkar. Ülkemiz hastanelerinde, ramazan aylarında ülserin delinmesi veya ülser kanaması nedeniyle yatan hastaların sayısında belirgin bir artış gözlenir. Ülserli hastaların oruç tutmamaları doğru olur ya da özel veya ciddi önlemlerin alınması gerekir.
Peptik ülser oluşumu ile toplumun beslenme biçiminin de ilişkisi bulunur. Bol et, bol meyve ve sebze tüketen toplumlarda daha az ülser görülmektedir. Diyetin ağırlığı un ve unlu gıda olan kesimlerde ise nispeten yüksek oranda ülsere rastlanmaktadır. Uzun çiğnemenin olumlu bir etkiye sahip olduğu düşünülmektedir.
Ülserli hastaların ortak şikayetleri ağrıdır. 12 parmak barsağı ülserlerinde ağrı çoğu kez aç karına ortaya çıkar ve biraz bir şey yemekle ağrı kaybolur. Süt ya da antiasit grubu ilaçlar da aynı etkiyi gösterir. Mide ülserlerinde ise ağrıyı çoğu kez yemek başlatır. Mide boşalınca ağrı geçer. Bunu fark eden hasta, çoğunlukla aç kalmayı tercih eder ya da kusarak midesini boşaltır. Tütün, kahve, koyu çay, kola, bira, şarap gibi içecekler, baharatlı, acılı, yağda kızartılmış gıdalar, ruhsal gerginlik, üzüntü, kuruntu, stres ağrıyı şiddetlendirir.
Ülser hastalığı çoğunlukla sinsi başlar ve dönem dönem alevlenerek kronik biçimde sürüp gider. Sakin dönemlerde hastalar şikayetsizdir ve hiçbir gıda veya davranış kendilerini rahatsız etmez. Seyrek de olsa doğrudan kanama veya delinme gibi bir komplikasyon ile hastalık başlayabilir. Hastalığın nasıl seyredeceğini, alevlenmelerin ne zaman ve ne şiddette geleceğini söylemek mümkün değildir. İlkbahar, sonbahar ve oruç tutanlarda ramazan aylarında sıklıkla alevlenmeler beklenir.
Hastalığın teşhis ve tedavisi ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Peptik ülser teşhisi endoskopi (gastroskopi) veya röntgen tetkiki ile konulur. Bu muayeneler yapılmadan verilen bir tanı ciddi hata oranı taşır.
Hastalığın tedavisi ilaç ve diyetle yapılır. Zamanında başlatılan ve bilinçli bir şekilde sürdürülen bir tıbbi tedavi ülserlerin %85 kadarının iyileşmesini sağlar. Genellikle sanılanın aksine şikayetlerin kaybolması hele ağrının süt içmek veya el altındaki bir ilacı almak gibi basit tedbirlerle geçivermesi iyileşme anlamını taşımaz. İyileşme uzun süre sabırlı ve bilinçli yürütülen bir tedavi ile elde edilebilir. Yıllarca süren bir şikayetsiz dönem geçmedikçe kesin iyileşmeden söz edilemez.
Uygun süre ve biçimde tedavi gördüğü halde iyileşmeyen ülserliler ile tekrarlayan veya durdurulamayan kanamalar, ülser sonucu darlık gelişmesi ile ortaya çıkan kusmalar veya ülserin delinmesi gibi bir komplikasyon gösteren hastalar cerrahi yöntemler ile tedavi edilirler.
Bunları biliyor musunuz?
Mide rahatsızlıklarının %90’ı H.Pylori’ye bağlıdır.
Türkiye’de her 100 kişiden 84’ü bu bakteriyi taşımaktadır.
Hastane ve kliniklere başvuran 100 kişiden 21’i midesinden şikayetçidir.
H.Pylori mikrobunu taşıyanların mide kanserine yakalanma oranı taşamayanlara göre 6 kat fazladır.
Bakteri ortadan kaldırıldıktan sonra kronik mide şikayetleri ortadan kalkmaktadır.
Bakteriyi, 14 günlük kısa ve kolay bir tedavi ile ortadan kaldırmak mümkündür.
İnfertilite
Hazırlayan: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi
İNFERTİLİTE NE DEMEKTİR
Çiftlerin bir yıllık süre içerisinde çocuk istemeleri ve korunma yöntemi kullanmamalarına rağmen gebeliğin olmamasına infertilite denir.
Türkiye’de ve dünyadaki çiftlerde yaklaşık %15 oranında infertilite sorunu vardır.
EN YAYGIN OLARAK GÖRÜLEN İNFERTİLİTE NEDENLERİ
KADINA AİT NEDENLER
Çiftlerin %40-50′sinde infertilite nedeni kadına aittir.
a. Yumurtlamaya ait nedenler: Olgun yumurta hücresinin gelişmemesi, yumurtlama olmaması, yeterli kalitede yumurta üretilememesi.
b. Rahim ağzına ait nedenler: Enfeksiyon, tümör, salgı yetersizliği.
c. Rahime ait nedenler: Rahmin olmayışı, rahmin şekil bozukluğu ( rahim içinde perde olması) , bazı myomlar.
d. Tüplere ait nedenler: Tüplerin olmaması, doğuştan tıkanıklığı, geçirilmiş enfeksiyon, ameliyat, endometriozis gibi nedenlere bağlı yapışıklıklar sonucunda meydana gelen tıkanıklıklar gibi yumurta iletimini bozan nedenler.
e. Diğer nedenler: Endometriozis olarak adlandırılan rahim içini döşeyen hücrelerin rahim dışında bulunması, bağışıklık problemleri, üreme organları bozuklukları, psikolojik ve cinsel problemler.
ERKEĞE AİT NEDENLER:
Çiftlerin %40-45′sinde infertilite nedeni erkeğe aittir.
sperme ait bozukluklar :
a. spermde sayı ve hareket azlığı, şekil bozukluğu ( sayı 20 milyonun, ileri hareket % 50′nin, normal yapıda sperı7ı % 14′ün üzerinde ise sperm normal kabul edilebilir)
b. Erkek üreme sisteminde erkek tohum hücrelerinin geçişini etkileyen bir tıkanıklık
c. Varikosel, hidrosel, torbalara inmiş fıtık, inmemiş test.is.
d. Diğer nedenler: Enfeksiyonlar, travmalar, hastalıklar, psikolojik ve cinsel problemler .
HEM KADIN HEM ERKEĞE AİT NEDENLER:
Çiftlerin %20-25′inde infertilite nedeni hem kadına hem erkeğe aittir.
a. Yumurtlama sorunu & sperm sayısı azlığı
b. Tüplerde enfeksiyon & spermin yapı bozukluğu ve benzeri durumlar.
AÇIKLANAMAYAN İNFERTİLİTE:
İnfertil çiftlerin yaklaşık %10-15′inde infertilite nedenini açıklayacak herhangi bir neden bulunmamaktadır. Kadın ve erkek araştırıldığında, gebeliğin oluşmasına engel olabilecek herhangi bir problemin saptanamadığı olgulardır .
YARDIMCI ÜREME TEKNİKLERİ:
Çocuk sahibi olma konusunda herhangi bir problemle karşılaşan çiftlerde çeşitli tetkikler ile bu olumsuzluğun nedeni araştırılır. Belirlenen nedene yönelik çeşitli ilaç tedavileri ya da cerrahi tedavi uygulanır. Bu girişimlerden sonuç alınamadığı taktirde, yardımcı üreme teknikleri olarak da bilinen Tüp Bebek mikroenjeksiyon veya TESE yöntemlerine başvurulur. Çiftlerin çoğu için bu yöntem en son ve en iyi ümit kaynağıdır.
İN VİTRO FERTİLİZASYON VE EMBRİYO TRANSFERİ (IVF-ET) NEDİR ?
In vitro fertilizasyon; kadının yumurtalıklarından bir ya da daha çok sayıda olgun yumurta hücresinin alınarak, bunların kadının eşinden alınan sperm ile vücut dışında özel bir ortamda döllenmesidir. Embriyo transferi ise döllenen bu yumurtaların rahime yerleştirilmesidir.
IVF ET YÖNTEMİNİN UYGULANDIĞI DURUMLAR
· In-vitro fertilizasyon · Herhangi bir nedenle tüpleri tıkalı ya da hasar görmüş kadınlarda,
· spermleri sayıca az ya da sperme ait yapısal bozuklukların olduğu durumlarda,
· Erkek ya da kadına ait bağışıklık problemlerinde, ·
· Bazı endometriozis olgularında,
· · Nedeni açıklanamayan infertil çiftlerde uygulanır.
IVF ET YÖNTEMİNİN UYGULANMADIĞI DURUMLAR
· Rahmi herhangi bir nedenle olmayanlara (Doğuştan yada ameliyat ile)
· Yumurtalıkları olmayan ve yumurtlaması imkansız olan kadınlara uygulanmaz
MİKROENJEKSİYON (ICSI) ve TESE YÖNTEMİ NEDİR ?
Yumurtalıklardan alınan yumurtanın içerisine tek bir spermin laboratuarda enjekte edilerek döllenmenin sağlanması işlemidir. Eğer erkek sperm üretemiyor ise testislerden sperm alınması (biopsi ile) işlemine TESE denir.
MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNİN UYGULANDIĞI DURUMLAR
· IVF -ET yöntemi ile döllenmenin gerçekleşmediği durumlar
· Sperm sayısı ve hareketinin az olduğu durumlar
· Sperme ait yapı bozukluklarının olduğu durumlarda uygulanır
IVF-ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİ KAÇ DEFA DENENMELİDİR?
10 -12 defa deneme yapılabilir. Eşlerin fizyolojik ve psikolojik açıdan hazırlanmalarını sağlamak iç in 2-4 ay ara verilerek uygulanmaktadır.
IVF-ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNDE BA,SARI ŞANSI NEDİR ?
Her bir denemede başarı şansı %20-25′dir. Yani bu yöntemi deneyen 100 çiftten sadece 20-25 tanesi gebe kalabilir. Başarıda en önemli etken, yöntemlerin bu konuda yeterli bilgi, tecrübe ve isteğe sahip personel ile yeterli donanıma sahip ve her türlü yeniliği uygulayabilecek bir merkezde yapılmış olmasıdır.
IVF – ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNDE ÇOĞUL GEBELİK OLASILIĞI NEDİR?
Çoğul gebelik şansı az da olsa artmaktadır. İkiz ve üçüz olasılığı normal gebeliğe göre daha fazladır. Çünkü gebelik şansını arttırmak için, birden fazla (ortalama 3-4 ) döllenmiş yumurta (embriyo), rahime yerleştirilir.
IVF -ET MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNİN BEBEK ÜZERİNE ZARARLI BİR ETKİSİ VAR MIDIR?
Bu yöntem ile gebe kalanlar ile normal yolla gebe kalan kadınların çocuklarında anomali olasılığı açısından bir fark olmadığı belirlenmiştir.
IVF – ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNİN MALİYETİ NEDİR?
Bu yöntemlerin uygulanması pahalıdır. Kliniğimizde bir hastaya maliyeti ortalama 1000-1500 Amerikan dolarına mal olmaktadır.
IVF -ET YADA MİKROENJEK5İYON YÖNTEMLERİNDE BAŞKA ERKEĞİN SPERMİ YADA BAŞKA KADININ YUMURTASI KULLANILABİLİR Mİ?
Ülkemizde yasalar buna izin vermemektedir, bu açıdan başka kadının yumurtası ve başka erkeğin sperminin kullanılması söz konusu değildir.
IVF -ET yöntemi ile döllenmenin gerçekleşmediği durumlar
Sperm sayısı ve hareketinin az olduğu durumlar
Sperme ait yapı bozukluklarının olduğu durumlarda uygulanır
IVF-ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİ KAÇ DEFA DENENMELİDİR?
10 -12 defa deneme yapılabilir. Eşlerin fizyolojik ve psikolojik açıdan hazırlanmalarını sağlamak iç in 2-4 ay ara verilerek uygulanmaktadır.
IVF-ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNDE BAŞARI ŞANSI NEDİR ?
Her bir denemede başarı şansı %20-25′dir. Yani bu yöntemi deneyen 100 çiftten sadece 20-25 tanesi gebe kalabilir. Başarıda en önemli etken, yöntemlerin bu konuda yeterli bilgi, tecrübe ve isteğe sahip personel ile yeterli donanıma sahip ve her türlü yeniliği uygulayabilecek bir merkezde yapılmış olmasıdır.
IVF – ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNDE ÇOĞUL GEBELİK OLASILIĞI NEDİR?
Çoğul gebelik şansı az da olsa artmaktadır. İkiz ve üçüz olasılığı normal gebeliğe göre daha fazladır. Çünkü gebelik şansını arttırmak için, birden fazla (ortalama 3-4 ) döllenmiş yumurta (embriyo), rahime yerleştirilir.
IVF -ET MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNİN BEBEK ÜZERİNE ZARARLI BİR ETKİSİ VAR MIDIR?
Bu yöntem ile gebe kalanlar ile normal yolla gebe kalan kadınların çocuklarında anomali olasılığı açısından bir fark olmadığı belirlenmiştir.
IVF – ET YADA MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNİN MALİYETİ NEDİR?
Bu yöntemlerin uygulanması pahalıdır. Kliniğimizde bir hastaya maliyeti ortalama 1000-1500 Amerikan dolarına mal olmaktadır.
IVF -ET YADA MİKROENJEK5İYON YÖNTEMLERİNDE BAŞKA ERKEĞİN SPERMİ YADA BAŞKA KADININ YUMURTASI KULLANILABİLİR Mİ?
Ülkemizde yasalar buna izin vermemektedir, bu açıdan başka kadının yumurtası ve başka erkeğin sperminin kullanılması söz konusu değildir.